Tiyatro vahşetinin öncesi: Vahşet Tanrısı
İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Vahşet Tanrısı zaten bir senaryo olarak yeterince güçlü değilken, sahneleniş ve oyunculuklar açısından da tam bir okul piyesi havasında.
Öncelikle, senaryo nereye odaklanacağı konusunda bir kafa karışıklığı yaşıyor. Oyunun ilk yarısında oyun kavga etmiş iki çocuğun ailelerinin çocuk yetiştirme bakış açılarının farklılığıyla geçerken, ikinci yarı aileleri oluşturan bireylerin kendi içindeki tutarsızlıklarının çatışması olarak geçiyor.
Oysa, varılmak istenen nokta, “aile ortak çıkarlar söz konusu olunca birliktir, ama kendi içinde ikiliktir” durumuna yüklenmek ve ortaya serilecek komik durumlarla izleyiciye keyifli anlar yaratmaktı belli ki. Ama bunun için upuzun bir monolog gibi tatsız geçen ilk yarıya gerek yoktu. Çocukların kavgasıyla ilgili ailelerin yorumları ve konuşmaları o kadar uzuyor ki, oyun bittiğinde bile çocuklarla ilgili bir gelişmenin beklentisi insanın üzerinden kalkmıyor.
Tam da bu ilk yarının gereksiz uzunluğu yüzünden oyun ancak ikinci yarısında tempo kazanmaya başlıyor. Çünkü, hem tartışmanın çocuklardan ailelere ve aileleri oluşturan bireylere kayması hem de içkinin sağladığı rahatlığın karakterlere kattığı durumlar sahnede bir çatışma, izleyicide de bir ilgi duyurmaya başlıyor. Ancak, bu ilgi ne oyunun finaliyle ne de oyunculuklarla doğru yere yönlendirilebiliyor.
Orta sınıf ailelerin can sıkıntısı, çocuklarına yönlendirdikleri idealleri, nevrotik savunma mekanizmaları… pek çok filme ya da oyuna konu olmuştur. Ancak, eleştirinin nasıl yapılacağı sanat eserinin de üslubunu belirler. Bu çürümüş aile yaşantısı ondaki kurtuluş ümitlerinin insani yanına dikkat çekilerek biteviye bir beklenti ve karamsarlık havasıyla ele alınabileceği gibi, dikkat olduklarından farklı görünmeye dayanan nevrotik kişiliklerine çekilerek komik bir havada da ele alınabilir. Oysa, bu oyunda her ikisi de yoktur; çünkü her ikisi de vardır. Yaşam gibi; ancak sanat yaşam değildir!
Bu oyun, yine de bu haliyle bir parça kotarılabilir. Ancak, bunun için oyunculukların doğal değil, ortaoyunu vari, ortaya, abartılı ve karikatür bir üslubla hayata geçirilmesi gerekir. Bunu sahnede kısmen Zafer Algöz yapmaya çalışıyor ve zaten anında seyirciden olumlu yankı alıyor. Ancak, bu abartı, liseli piyes abartısı da değil tabi ki. Zerrin Tekindor’un canlandırdığı nevrotik reaksiyonlar bizdeki eşcinsel taklitlerine benziyor. Kolu kaldır, bileği kır!.. En azından, Sean Penn’in Milk filmindeki eşcinsel rolünü izleyenler için bile bu taklitlerin bizzat kendisi komik görünür.
Orta sınıf bir aile üyesiyseniz ve evde yaşadığınız bunaltıyı bir de sahnede görmek istiyorsanız Vahşet Tanrısı vasat da olsa bir vesile olabilir. Beni dinlerseniz, tiyatroya gidiyorum diye çıkıp eşinizi aldatın ve yatakta kendinizin bir vahşet tanrısı olduğunuza bir kere daha inandırın!..

(5 üye SİZİN MANŞETİNİZ için önerdi. Siz de önermek istiyorsanız, kalbe tıklayınız!)
Tweet This
Share on Facebook
Digg This
Save to delicious
Stumble it
RSS Feed
İlgili Tüm Yazılar İçin Etiketlere Tıklayınız: vahşet tanrısı, zafer algöz, zerrin tekindor