GECE GİDENİN YOLU

Sabırsızlıkla bekliyordum; ağaç dallarında bahar çiçeklerinin açtığını görmüş, umudum artmıştı. Sokaklarda gezerken, kahvelerde otururken, bir sinemanın karanlığında yüreğimi dinlendirirken, hatta bir uykunun en derin anında birden bütün duyularım hassaslaşıyor ve bir kedi gibi kulak kabartıyordum. Gece kentin karanlık görüntüsüne düşecek bir ışık, sokakta bir gölge, havada değişik bir koku, uzaklardan gelen bir esinti, gökyüzünde daha parlak bir yıldız, sokak aralarından gelecek bir ses… Yaşamımın bütün kimyasını değiştirmesini beklediğim olgu neydi, hiçbir fikrim yoktu, saçma denilecek bir umut bağlamıştım bu duyguya.
Beklentilerim ne yazık ki boş çıkmıştı; ilkyazın her yıl olduğu gibi yine çabucak geçi-şini, umudumu yitirmenin hüznüyle seyrederken, içimde ağır bir demir kapı yavaşça ka-panmış, ruhumun bir yanı kilitlenen o kapının ardındaki karanlık bir odada tutuklu kal-mıştı.
Geçmiş yıllarda da buna benzer kilitlenmeler olmuştu ruhumda; erken bir yaz tatili iyi gelirdi. Haziran ortalarında daha kitaplarımı, fotoğraf makinemi ve birkaç parça yazlık giysimi valizime koyar, bir otobüsün pencere kenarı koltuğunda kendimi Ege’nin küçük bir balıkçı kasabasına atıverirdim. Ucuz bir otelin ya da bir pansiyonun birkaç basit eşyalı odasında kalabilirdim; tek koşulum sessizlik ve denize bakan bir pencere olurdu. Çam ağaçlarıyla kaplı tepeler, mandalina, limon bahçeleri, zeytinlikler arasında geçen bardak-taki bira gibi kabaran yüreğimin köpüğünü alır, rahatlardım. İlk kez yaz tatiline çıkmayı istemedim. Çalıştığım işyerinden yıllık iznimi almış, valizimi hazırlamış ve onu kapının önüne kadar taşımıştım; o valizi kapının önünden alıp gitmek içimden gelmedi.
Açıkçası, hayata küsmüştüm. İznim bittikten sonra çalıştığım yere dönmedim, bir haber de göndermedim. Böyle başlayan bir isteksizlik duygusu daha sonra bütün duygularımı etkisi altına aldı. Sanki yaşamımda yapmaktan zevk duyacağım bir eylem, elde etmekle mutlu olacağım bir nesne kalmamıştı.
Yıllar boyu bir kez olsun çıkıp oturmayı düşünmediğim sokağa bakan iki metrelik bal-kon girmişti yaşamıma. Bazı günler daha gündoğumunda çıkıyor, duvara yasladığım kü-çük bir koltukta gecenin bir yarısına kadar oturup daracık uzayıp giden, koyu gri paket taşlar döşenmiş sokağa bakıyordum.
Yaz günleri artık geride kalmış, sonbahar rüzgârları ağaçlardan sokaklara dökülen sa-rarmış yaprakları sürükleyip havalandırmaya başlamıştı bile; bense günümün neredeyse tamamını balkonda miskin ve kilitlenmiş bir ruhla oturarak geçirmeyi sürdürüyordum. Hiç kimseyi aramıyordum, hiç kimse beni arasın istemiyordum. Yine de kimi günler dışarıya çıktığım oluyordu; bazen ara sokaklarda artık onlardan biri olduğum işsiz güçsüz insanlar gibi başıboş dolaşıyor, bazen kalabalık bir caddeye girip mağaza vitrinlerini seyrediyor, bazen oynayan filmin afişlerine bile bakmadan bir sinemanın karanlığına kendimi atıyordum. Bir dostun işyerine uğradığım ya da yakın çevremin buluştuğu kahvehanelere, barlara gittiğim de oluyordu ama hiçbir yerde üç beş dakikadan fazla tutunamıyor hemen yeniden eve dönüp kendimi balkondaki koltuğa atıyordum. Anlamsız davranışlarım zaten sayısı çok az olan dostlarımı da benden uzaklaştırmıştı. Benle başa çıkamayacaklarını anlamışlardı belki de, boş vermişlerdi.
Aslında durumumdan hiç memnun değildim; kendimi anlamayı çok denemiş ama bütün uğraşlarım sonuçsuz kalmıştı. “Ne oluyor?” diye sormadan edemiyordum kendime. Bu sorumda kendime karşı açık bir suçlama yönelttiğimi de biliyordum. Yaşam kendi yatağında akarken, bir geminin arkasına bağlanmış küçük bir kayık gibi peşinden sallana-rak gidiyordun ne güzel sen de; hiç dönüp arkana bakmadan, yaşamını sorgulama gereği duymadan; şimdi niye bir başkaldırı içindesin?
Bazı geceler, rahatsız bir uykudan kurtulmak istercesine kalkıp yeniden balkona çıkıyor ve sokağa bakıyordum. Gece karanlığının sokağı, sokaktaki apartmanları, apartmanların arasında yalnız kalmış eski bir evin bahçesinden sokağa doğru dal sarkıtan baba bir incir ağacını, incir ağacının ötesinde karaltı gibi görünen koca bir kenti nasıl sardığını görüyordum. Bir kentin sokaklarına gece karanlığının çökmesi hep içimde gizemli duygu-lar yaratmıştır zaten; şimdi bu duygulara daha çok kafamı takıyor, bakışlarımı kentin ışık-larına dikip kentin en karanlık sokaklarında dolaştığımı, tahta masalı izbe meyhanelerde ucuz şarap içtiğimi, sokak serserileri gibi kavga edip dayak yediğimi, küçücük odalarda çirkin sokak kadınlarıyla seviştiğimi, tinerci çocuklarla duvar diplerinde uyuduğumu dü-şünüp zamanı sabaha doğru akıtıyordum. Sonra incir ağacının dallarındaki karanlık siyah-tan koyu griye, koyu griden gümüş grisine doğru yavaşça renk değiştiriyor, güneşin ken-disini göremesem de parlak ışıkları evlerin pencere camlarından yansıyıp gözlerimi ka-maştırıyordu. Güneş ancak öğle sonrası iki apartmanın arasından gösteriyordu yüzünü, kısa bir süre; sonbahardı ve havanın sürekli bulutlanması akşamı erken getiriyordu, apartmanların sokağa vuran gölgeleri hemen koyulaşıyor, güneşin kırmızı ışıkları pence-relerin camlarında kıpırdansa bile çok geçmeden sokakta oynayan çocuklar içeriye çağrı-lıyor ve çoğu babalar daha işten eve dönmeden yeniden sokağa karanlık çöküyordu. Gece ile gündüzün birbirlerinin peşi sıra koşturup durmalarını seyrederken hep kırık bir duygu içinde oluyor, çoğu zaman da hüzünleniyordum.
Bir akşam karanlıkla birlikte yağmur da bastırdı. Öğleden sonra gökyüzünü baştanbaşa kaplayan koyu bulutlar ılık havayı birden değiştirmişti, önce apartmanların arasında par-layan güneş ortalıktan kaybolmuş, sonra da rüzgâr çıkmıştı. Hava serinlemiş ve üşümüş-tüm. Bir koltukta aylardır sanki hiç kıpırdamadan oturduğum o balkonda ilk kez rahatsız-lık duymuş içeriye geçmiştim. İçeride ne yapacağımı bilemeden uzun bir süre sıkıntılı dolaşmış, sonra hep yarım yamalak okuyup bir kenara attığım kitapları, albümlerden çı-kartıp boş gözlerle seyrettikten sonra ortalığa dağıttığım eski fotoğrafları, yıllardır görme-diğim dostlarımdan, artık hayatımda olmayan sevgililerimden gelen mektupları ve bana ait diğer her şeyi sanki yabancı birinin evindeymişçesine dokunmaktan korkarak seyretmiştim. Sonra bu yabancılaşmış yerde daha fazla duramayacağımı anlayınca da sırtıma kazak alıp yeniden balkondaki koltuğa atmıştım kendimi. Yağmur o sırada başlamıştı. Gök sanki müthiş bir gürültüyle yere akıyormuşçasına iri yağmur taneleri evlerin çatılarına, pencere camlarına, baba incirin dallarına ve sokağa döşeli paket taşlara hızla çarpmaya başlamıştı. Oturduğum yerden ayağa kalkıp sokağın her köşesinden aynı uyum içinde yükselen şakırtı seslerini şaşkınlık dolu bir beğeni ile dinleyerek sokağa bakmıştım. Bir yağmuru hiç bu kadar yakından seyretmemiştim, yağmur sesini sancılı ruhumla böyle özdeşleştirmeye çalışmamıştım.
Yağmurun sesi oldukça etkilemiş, sonra bedenim umulmadık bir gevşeklikle koltuğa iyice salmıştı kendini. Gözlerim az ötedeki sokak lâmbasının sokağa düşen ışığındaydı hep; saatlerdir bardaktan boşanırcasına yağmayı sürdüren yağmurun ışığın içinden geçerek yerdeki su birikintisinin içine inişini gözümü kırpmadan seyrediyordum ki ışığa doğru gelen bir adamı fark ettim. Ellerini pardösüsünün ceplerine sokmuş, başını önüne eğmiş ve bir akşam gezisine çıkmışçasına ağır adımlarla yürüyordu. Sanki dışarıda berbat bir yağmur olduğunun hiç ayrıntısında değildi.
Tam balkonun hizasına gelince durdu ve hiç beklemediğim bir şekilde kafasını çevirip bana baktı. Sokak lâmbasının ışığı iyice aydınlatıyordu şimdi onu. Yağmur öylesine ıs-latmıştı ki, saçlarından yüzüne süzülen sular göz açtırmıyor, bu yüzden başını yarım kal-dırarak ve gözlerini kısarak bakıyordu bana. Böyle bir havada dışarıda ne işi var bu ada-mın, diye düşünerek onun yağmur ıslaklığının ardındaki yüzünü incelemeye çalışıyordum ki dudakları kıpırdadı. Sanki bana bir şey söylemişti ama duymamıştım. Yağmur sesinden söylediğini duymadığımı sanıp, oturduğum yerden hafifçe doğrularak başımı biraz öne uzattım.
“Efendim!”
Adam, bu kez başını doğrultup, kıstığı gözlerini biraz aralayarak baktı bana. Ama bu yüz, bana bir şey anlatmak isteyen bu hüzünlü bakışlar! Ayağa kalkıp, onu daha yakından görebilmek için ıslak balkon demirine dayadım ellerimi. Adam bu hareketimden tedirgin olmuş gibi başını yeniden önüne eğdi ve sokakta birikmiş yağmur suyu gölcüklerine basa-rak yürüdü. Sonra biraz yürüyünce durup yeniden bana baktı. Çok şaşkındım. Belleğim-deki bütün geçmişim boyunca aranarak baktım bu kez yüzüne. Geçmişimdeki hangi yıl-dan, hangi mevsimden, hangi günden, hangi geceden gelmeydi bu bakışlar, kime aitti? Bakışlarım bu duyguyla hüzünlü gözlerinin tam ortalarından geçip çok uzaklara gitti ama o daha uzağa çağırıyor, daha derinlere çekmeye çalışıyordu beni; ne kadar tanıdık ve yakın görünüyordu aslında. Duygularım aklımı karıştırmıştı birden, hatta biraz da ürkmüştüm. Adam başını önüne eğmiş ve sokağın karanlık ucuna doğru yürümeye başlamıştı yeniden. Vazgeçemeyeceğim bir dostum, canımın yarısı beni bırakıp gidiyormuş gibi telâşlandım birden, balkondan içeriye geçtim hemen, pardösümü kasketimi kaptığım gibi sokağa fırladım.
Gelişigüzel yerleştirilmiş birkaç sokak lâmbasının yeterince aydınlatamadığı karanlık ve ıslak sokakta onun peşi sıra yürümeye başladım. Saatlerdir balkondan seyrettiğim yağmur şimdi yüzüme, gözüme çarpıyordu ama bu ürkütmemişti beni, aksine, onun sokaklara düşmüş bir gölgesi gibi yürüdükçe içimde kapalı duran demir kapı aralanıyor ve ruhumun kapalı kaldığı o karanlık oda aydınlığa kavuşuyordu.
Başka bir sokağa girmiştik ki ilk sokak lâmbasının altında durdu adam. Bunu hiç bek-lemiyordum doğrusu; peşinden gitmekle bağışlanmaz bir suç işlemiştim ve yakalanmıştım sanki; bu duyguyla telâşlandım birden. Hemen bir apartmanın girişine kendimi atıp sak-lanmayı düşündüm önce, sonra geriye dönüp kaçarcasına oradan uzaklaşmak aklımın ucundan geçti ama beni gördüğünü bunu yapmamın durumumu daha da zorlaştıracağını düşünüp vazgeçtim. Aslında arkasından gelmem tamamen bir rastlantıymış gibi başımı eğip yavaşça yanından geçip gidebilirdim de… Belki daha birçok böyle düşünce geçecekti aklımdan ama artık hiçbir şey yapamayacak kadar çok yaklaşmış ve birkaç adım ötesinde durmuştum.
Sessizce bakıştık bir süre. Işıkta onu şimdi daha iyi görebiliyordum. Yüzünde donup kalmış bir hüzünle sıkıntılı ve gergin görünüyordu. Bütün bedenini kasan bu gerginlikle iki elini de ıslak pardösüsünün ceplerine sokmuştu; sıkıntıyla ellerini ceplerinde yumruk yaptığı, gevşetip parmaklarını oynattığı, sonra yeniden sıktığı ıslak kumaşın şekil değiş-tirmesiyle fark edilebiliyordu. Bu kez bütün belleğimi zorlayarak bakıyordum yüzüne. Bu yüzün, bu hüzünlü bakışların bana çok tanıdık gelmesi, hatta bunun da ötesinde bana ken-di yaşamımın gizleri hakkında bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi bakması yalnızca bir rastlantı mıydı, yoksa bu yüz gerçekten anımsayamadığım bir yüz müydü?
“Merhaba!”
Kendimden beklenmeyecek bir cesaretle söylemiştim bunu. O, elini pardösüsünün ce-binden çıkartıp saçlarından süzülerek yanaklarında ve çenesinin altında biriken suları elinin tersiyle sildi. Sonra yeniden bana baktı. O an yüzündeki donmuş çizgilerde bir kıpırdanma oldu, sanki bir şeyler söyleyecekmiş, hiç değilse kuru bir merhaba diyecekmiş gibi aralandı dudakları. Umutlandım, bu umutla heyecanlı bir ürperti geçti bedenimden. Onunla konuşabilecektim, yaşamının gizlerinden bir şeyler öğrenebilecektim; kimdi, neyin nesiydi, gecenin bu saatinde yağmur altında sokaklara onu düşüren neydi?
“Merhaba!” dedim yeniden onu biraz olsun cesaretlendirebilmek için. Oysa o birden başını öne eğdi ve elini pardösüsünün cebine sokup su birikintileriyle dolu sokakta yürü-meye başladı yeniden.
“Hey dur, konuşalım biraz!” diye seslendim arkasından bu kez ama o benim güçsüz ve kırılgan sesimi duymamışçasına sokağın karanlığında giderek uzaklaşıyordu. Birden umutsuzluğa kapıldım o an, bu umutsuzlukla uzun bir süre orada dikilip kaldım. Sonra bu gece yaşamımda yıllardır hissetmediğim bir heyecanı yakaladığımı düşündüm; bunu ka-çırmamalıydım, gidip onu bulmalı ve konuşmak için her yolu denemeliydim. Böyle düşü-nerek gittiği yöne doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Görünürlerde yoktu, gecenin karanlığına dalıp kaybolmuştu. Belki bulurum umuduyla koştum bir süre, ara sokaklara daldım, sokaktan sokağa geçtim, apartmanların karanlık girişlerine, çıkmaz sokaklara kadar birçok yere girdim çıktım ama bulamadım.
Son girdiğim sokaktan ana caddeye çıkmıştım. Beton direkli sokak lâmbalarının ışıkla-rında aydınlanan cadde uçsuz bucaksız gibi görünen kentin içine doğru uzanıyordu. Yağ-mur hala bardaktan boşanırcasına yağmasını sürdürüyordu; yaşamımın en ağır bunalımını yaşadığım bir zamanda karşıma çıkan bu adam üzerine düşüncelere kendimi öylesine kap-tırmıştım ki caddenin kaldırımında ağır ağır yürürken yağmur şakırtısını hiç duymuyor-dum.
Bir kahvehaneye girdim, saat gece yarısını geçmişti ama daha kapatmamıştı. İçerisi boştu. Otuz yaşlarında, uzun boylu şişmanca bir adam altındaki sandalyeye yatarcasına oturmuş bacaklarını da masalardan birinin üstüne atmış, elindeki kutu birayı yudumlayarak televizyon seyrediyordu. Ortalığa atılmış talaşlara, bir kenara bırakılmış süpürgeyle küreğe, masaların üstüne kaldırılmış sandalyelere bakılırsa bir temizlik işini yarım bırakmış gibiydi. Beni görünce hemen doğruldu.
“Buyur abi!”
“Hani ışık gördüm de belki bir çay…
Adam, benim baştan aşağıya sırılsıklam olmuş halimi gözleriyle bir güzel inceledi ama abi ne bu halin, hayrola, gibilerinden bir şeyler sormadı. Öndeki masalardan birinin üs-tündeki sandalyeleri oturmam için yere indirip çay tezgâhının altından çıkardığı bir rulo kâğıt havluyu getirip masanın üstüne koydu. Durumumu umursamamış görünüyordu. Gecenin bir yarısı yağmurda kalıp kahvesine sığınan o kadar çok insan görmüştü ki, ıslak-lığım ona pek ilginç gelmemişti belki de, bu saatte artık hiçbir şeyle ilgilenemeyecek kadar yorgun da olabilirdi.
“Demlikte çayım yok, ama istersen poşet hazırlayabilirim.”
“Tamam, zahmet olmazsa…”
Ben kâğıt havlu rulosundan kopardığım kâğıtlarla yüzümü gözümü kurularken bir fin-can içinde hazırlanmış çayı getirip önüme koydu kahveci. Sonra yeniden kalktığı yere oturup bacaklarını masanın üstüne attı. Televizyondaki haber programını kaçırmak iste-miyordu sanırım, belki bedenini ve beynini dinlendirebilmenin en iyi yolu buydu onun için.
Sıcak çaydan bir iki yudum alıp bu çılgın yağmurda peşine düştüğüm adamı düşün-düm. Şaşkındım ve bütün duygularım yerinden oynamış bir durumdaydım. Aylardır kilit-lenmiş bir ruhla iki metrelik bir balkonda yaşamamın nedenlerini kendime daha henüz tam açıklayamamışken dışarıdaki çılgın yağmura aldırmadan sokaklarda gezen, çok tanıdık biri gibi gelen ama belleğimde ona ait hiçbir iz bulamadığım bir adam yaşamıma girmiş, ruhumdaki kilitli kapıyı açmakla kalmamış üstelik bu yağmurda beni peşine takmıştı.
Kimdi bu adam? Çok tanıdık gibi gelen bir yüzü hatırlayamam da ilginç. Belki de san-dığım gibi değildi; yalnızca bir rastlantıydı.
Bir süre önce bir roman okumaya başlamıştım. Günümüz insanının yaşamın ağır baskı-ları karşısındaki şaşkın davranışını eleştiren bir konusu vardı. Yazara göre içinde savaşma inancı ve cesareti olmayan günümüz insanı “Kaçmak” düşüncesini bir totem gibi ruhunun ve aklının başköşesine yerleştirmişti ama yolculuklarının kılavuzu yalnızlık olunca vardığı yerde durup baktığında gitmek istediği yer hep daha uzakta görünüyordu. Geriye mi dönecekti yoksa daha mı uzağa gidecekti? Beyninden ve ruhundan ne kadar uzağa gidebi-lirdi ki insan?
Romanın daha ortasına gelmeden yazarın bu saptamaları beni oldukça ürkütmüştü. Birden kendimi suçüstü yakalanmış gibi hissetmiş, kitabı sonuna kadar okumaya cesaret edememiştim. O adam da okuduğum romanda acımasızca eleştirilen sıradan bir günümüz insanı olabilirdi. Bana çok tanıdık gelmesi de bu nedenle olabilirdi. Bu olasılık oldukça akla yatkındı.
“Eve gidiyorum abi artık!”
Montunu giymiş kapının önünde elinde anahtarla bana bakan kahvecinin sesiyle ara verdim düşüncelerime.
“Tamam, hemen çıkıyorum.”
Kalktım, sandalyenin arkalığına astığım ıslak pardösümü giyip şapkamı başıma geçir-dim. Cebimden çıkardığım bir miktar parayı eline sıkıştırıp teşekkür ettim kahveciye. Sonra onun bir şey söylemesine fırsat vermeden dışarıya çıktım. Yağmur, bütün öfkesini yitirmiş ve sakinleşmiş gibi yavaş yağıyordu şimdi. Bu rahatlıkla yürüdüm caddede. Dü-şüncelerim üstüne hemen yeniden o denli yoğunlaştım ki birer karaltı gibi caddenin iki yanında yükselen, tek tük pencerelerde yanan ışıklarla ancak kendini belli edebilen apartmanları görmüyor, kendimi karanlık bir orman yolunda yürüyormuş gibi hissediyor-dum.
Bir ara başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda yağmur kesilmişti ama hala gökyüzü baştanbaşa koyu yağmur bulutlarıyla kaplıydı. Hızını biraz daha arttıran rüzgârın bu bu-lutları dağıtacağını umuyordum; hatta bir ara sürüklenen bulutlar gökyüzünde büyük bir açıklık yaratmış, yuvarlak ve parlak bir ay ortaya çıkmıştı; sonra aynı rüzgâr bu kez başka bulutları getirip oraya yığınca umudum azaldı. Yağmurun her an yeniden yağabileceğini düşünmekle de yanılmamıştım çünkü çok geçmeden iri damlalar cadde kenarına park etmiş otomobillerin kaportalarına ve camlarına vurmaya başladı. Yüksek sesli bir şakır-damayla yağmaya başlayınca da umursamadım; hiçbir olayın düşüncelerimi bozmasına izin veremezdim.
Gecenin sessizliğinde artık yalnızca yağmur sesi vardı. Bu havayı sevmiştim. Kafamın içindeki uyuşukluk gidiyor, dağılan sisle birlikte görüntüler netleşiyordu. Bundan cesaret alıp o adamın yaşamı konusunda kurgular yapmaya çalıştım. Buna kendimi oldukça zor-ladım da ama ilginç olarak hep dönüp dolaşıp kendi yaşam öykümün içine saplanıp kalı-yordum. Beceremeyeceğimi anlayıp vazgeçtim. Belki de yaşam öykülerimiz birbirine çok benzediği için onu tanıdık bir yüz olarak algılıyordum. Belki de başka yaşam diye bir şey de yoktu; başka bir bellek, başka bir ruh, başka bir geçmiş…
Dar bir sokağın su birikintileri içine adım atarken “o zaman, öykü değişik olabilir ama sonuç farksız,” diye düşünmeden edemedim. Birden durdum ve başımı gökyüzüne doğru kaldırarak yüzümü gözümü yağmur tanelerinin saldırısına terk ettim bir süre. Başımı in-dirdiğimde “Baskı ve sıkıntı dayanılmazdı artık onun için,” diye geçirdim içimden. “Tıpkı çalkalanan köpüklü bir şarap şişesinin ağzındaki tapanın havaya fırlaması gibi atmıştı kendini sokağa. Yağmurlu gecenin içinde yürürken biraz şaşkın olsa da artık o kadar ka-ramsar değildi; mademki yaşam sürüyordu, vazgeçilmezdi, o halde sıkıca tutunabileceği yeni bir umudu da yaratabilirdi. Gece bitmeden bunu başarmaya da kararlıydı.”
Kendimi mi düşünüyordum yoksa hala o adamın yaşam kurgusunu mu tamamlamaya çalışıyordum, artık bilmiyordum. Böyle dalgın ve kendinden geçmiş ağır ağır yürüyordum sokağın karanlığında. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Gökyüzünden başıma doğru öyle bir yoğunlukta akıyordu ki başımı bir an bile kaldırıp yukarıya doğru bakamıyordum. Artık giyilemeyecek kadar çok ıslanmış kasketimi de fırlatıp atmıştım bir duvar dibine. Başımı biraz kaldırsam hemen su doluyordu gözyuvalarım, bu yüzden arada bir hafifçe başımı kaldırıp önüme bakıyor sonra yeniden yürüyordum. Bir ara yine başımı kaldırdığımda evlerden birinin balkonunda oturan bir adam gördüm. Yanlış gördüğümü sanıp balkonun tam önünden geçerken başımı oraya doğru çevirip yeniden baktım. Sıcak bir yaz günü balkona serinlemeye çıkmışçasına rahat bir duruşla oturuyordu balkonda adam. Az önce kendimin de bir balkonda böyle oturduğunu düşünüp, bu ne müthiş bir rastlantı diye aklımdan geçirmeden edemedim. Oldukça şaşırtmıştım doğrusu, inanmak zordu ama kendimi düşüncelerime öylesine kaptırmıştım ki şimdi buna kafamı takamazdım. Başımı önüme eğip yürümeye devam ettim.
Yapamadım, biraz ileride dönüp balkondaki adama yeniden bakmadan edemedim. Ya-nıtı bütün duygularımı alt üst edebilecek bir soru oluşmuştu içimde: Balkondaki adam, artık sabaha yaklaşan gecenin karanlığında bütün şiddetiyle devam eden yağmura karşın sokağa çıkıp, peşimden gelecek miydi acaba?

Yorum yapın

Yorum yapmak için buradan giriş yapmalısınız.