Abidin Dino: Bir Hayat, Bir!.. (M. Şehmus GÜZEL)
İkiletmezdi. Kapıyı çalar çalmaz açardı Abidin. Daha açmadan “geldim, geldim!” sesleri arasında. Beklendiğinizi anlatmak için. Girerken, ilk kez gördükleri de dahil, herkesi kırk yıllık arkadaşı gibi karşılardı. Hemen eşitlik sağlansın, aradaki buz dağları, olası buz dağları, bir anda eriyip, gitsin diye.
Abidin Dino işte böyle bir can arkadaştı. Can yoldaşıydı. Yol arkadaşıydı.
Eve girer girmez, salonumsu bölümde, sizi bir koltuğa oturtur, kendisi de masası başındaki yerini alırdı. Eğer başlanmış bir işi, ya da son anda telefonla anımsatılan ve o an acele halledilmesi gereken bir işi varsa, onu bitirirdi önce. Bu öyle çok fazla sürmezdi. Abidin’in, belki bilmezsiniz, en önemli özelliği çok hızlı çalışmasıydı, çok hızlı iş bitirmesiydi.
Oturdunuz mu koltuğa? Abidin de işini bitirdi mi? Artık sohbeti koyulaştırma, derinleştirme aşamasındasınız demektir. Önce sizi bir güzel dinlerdi. Sonra karşılıklı söyleşmeler, atışmalar, tartışmalar faslı başlardı. Her zaman her şeye ve her konuya meraklıydı: Cazdan, futbola. “Memleket meselelerini”, resmi, sinemayı, televizyondaki son ” büyük olayı” hiç unutmadan…
Ülkeden gelenleri hele, bir başka merak ve zevkle karşılardı. Ailecek gelenleri, arkadaşlar(ın)dan selam getirenleri uzun uzun dinlerdi. Ülkeden gelenler yanından ayrılırken, Abidin, onlara mutlaka bir armağan sunardı. Bir resim, bir desen. Bir şey mutlaka.
Abidin’le dostluğumuz, 1980′li yılların ilk yarısında, haftada bir, on beş günde bir, ev atölyesinde ziyaretlerimle, düzenli bir biçim aldı. İlk karşılaşmamız ise, 1970′li yılların başında doktoramı bitirmek üzere olduğum Aix-en-Provence kentinde, bir yaz gecesine rastlar. Türkiye’den Karadeniz Bölgesi folklor ekibinin açık havada bir sahnedeki gösterisinde, Güzin fotoğraf çekerken. Abidin hemen önümüzdeki sırada oturuyordu… Abidin’ler o günlerde Aix yakınında yaz dinlencesindeydiler.
Paris’li yıllarımızda, eve dönüşümde, arada bir not bulurdum bazı akşamlar: “Güzin telefon etti. Seni yarın saat 17′de bekliyorlar.” Veya şöyle bir not: ” Cuma akşamı, üç valiz dolusu kitap ve dergi yolunu gözlüyor, hazırlıklı gel. Önce bir telefon edip geleceğini doğrulat.” Görüşmeler için cuma akşamları veya hafta sonları en idealiydi. Böylece bütün haftanın yorumunu, değerlendirmesini yapma olanağı da buluyorduk.
Her seferinde akşam üzeri varırdım Abidin’lere. Çay saatinde. Biraz gecikirsem ve çay içilmişse eğer, artık bir bardak bir şey “alınırdı” o zaman. Bazen rakı, bazen başka bir içki. Rakı ülkeden gönderilmiştir mutlaka. Ve yüzde yüz Kulüp Rakısı’dır.
Abidin’le dünya kadar şey konuştum. Gününe, tarihine, anına göre; 1789 Fransa Burjuva Devrimi’nden, Paris metrosuna, işçi grevlerinden, Türkiye’den en son haberlere, yakında yapacağı resim sergisinden yeni çıkan kitaplara, her konuda, her alanda…
Arkadaşlar, anılardaki arkadaşlar, eksik olmazlardı. En başta ve elbette Nâzım Hikmet, yaptıkları ve Paris’e gelişlerinde yaşadıkları. Arif Dino; Abidin’in abisi. Ve çok sevdiği “ustası”; dev cüssesi, eksik olmaz rakısı (cebinde şişesiyle), minik-minnacık resim ve şiirleriyle. Yaşar Kemal. Adanalı yıllardan İstanbul’a, oradan Paris’lere uzanan otuz iki kısım tekmili birden maceralarıyla.
Abidin’lerde birçok insanla karşılaşmak da olasıydı. Fransa’lı arkadaşları, Amerikalı ressamlar, Türkiye’den gelenler…
Osmanlı’ya, Türkiye’nin 1930′lu yıllarına “uzanmalar” hiç eksik olmazdı. O zaman “davetliler” arasında Pierre Loti’yi, Ostrorog ailesinin bütün fertlerini, “misafirlerini” , Georges Simenon’u , Fikret Muallâ’yı ve diğerlerini bulabilirdik: Arkadaşları anmak için.
Abidin ve Güzin, kendi kitapları yanında, işime yarayacağını umdukları kitapları da bana ayırırdılar. Her gidişimde birkaç kitapla dönerdim. Ayrıca ülkeden gönderilen son günlerin gazeteleri ve dergileriyle.
Abidin’den çok şey öğrendim.
Abidin 23 Mart 1913′de İstanbul’da doğdu.
7 Aralık 1993′de Paris’te aramızdan ayrıldı.80 yıllık ömrüne çok şey sığdırdı. Yirminci yüzyılın en önemli tanıklarından biriydi.
Abidin, çocukluğunu İstanbul, Paris, Cenevre ve Korfu’da yaşadı.1925′te İstanbul’a döndü. Delikanlılığını Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında İstanbul’da yaşadı. 1934 – 1937 arasında ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin “konuğu”dur: Odessa, Leningrad ve Moskova’da birçok şeyi yerinden izleme olanağı buldu. Sonra Londra, Oxford, Paris. Yeniden İstanbul. Gözaltını, komiserliği, “hücreyi” tanıdı. İç sürgünü de. İzlenmeyi de. Nâzım Hikmet’in arkadaşı ve yoldaşıdır. Picasso ve Chagall ile aynı çalışma masasını paylaştı. Birçok ülkede sergi açtı. Ressamdır çünkü Abidin. Sadece ressam da değil. Heykeltraştır. Yazar, saati gelince şair ve birçok arkadaşının yapıtlarını Fransızcaya kazandıran çevirmendir. Arkadaşlarının çevirmeni. Anlatım ustasıdır Abidin. Kitaplarını, arkadaşlarının kataloglarına yazdığı girişleri, tanıtımları okumak gerek. Tadına varmak için. Resimleri hat sanatının, rüya dünyası ile kendi düşüncelerinin, düşünce dünyasının karışımıdır. Gerçekle yaşananın, dünyadan ve kendisinden gelenlerin gösterimidir: Resimlendirilmeleridir. Rüyamsı hat sanatıdır Abidin.
Paylaşmayı seven bir sanatçıdır. İnanmış bir adamdır. İnanmış bir ” muhalif “. Özgürlük, kardeşlik ve dayanışma savaşçısıdır.
Yaşamın bütün belalarını tattı, yaşamın güzelliklerini es geçmeden. Hiçbir şeyi ihmal etmedi. Güzel yaşadı Abidin. Hiç ölmeyecekmiş gibi.
Çok insan tanıdı.
Geçen yüzyılın tarihine imza atan çok insanla arkadaşlık etti. Hem sanat tarihine, hem de siyasi tarihine imza atanlarla dolaştı. Yüzyılın tarihini bir baştan bir başa yaşadı. Tarihi “lokum gibi yuttu”.
Dönenleri, dönekleri gördü. Tanıma fırsatı buldu.
İnsanın değişik durumlarda değişik konumlara girmesine tanık oldu. Üzülerek saptadı: Tarihin “geri dönüşlerini”.
Nâzım’ın cesaretine hayran oldu. Meşaleyi Nâzım’dan aldı, 1960′lara taşıdı. “Marat” , “İ.Bilen” ve benzerleriyle feci biçimde sarsıldı. 1960′ların gençlik eylemlerini çok büyük bir heyecanla karşıladı. Mayıs 1968′i Paris’te günü gününe izledi ve resimledi. O resimlerken de fotoğraflandı. Türkiye’deki genç devrimcilerin mücadelesi, Mahir, Deniz, İbrahim ve diğerleri ilgisini çekti birinci derecede.
“Duvar” düştükten, SSCB “dağıtıldıktan” sonra “tarih sona erdi” , “Marksizm öldü” diyenleri asla es geçmedi: “Marksizm öldü diyerek önümüze bir tabut koydunuz. Açtık baktık ki tabut boş”dedi? Abidin Komünizme inandı hep. Ve bir komünist olarak “göç etti”. O nedenle cenaze töreninin Enternasyonel Marşı ile noktalanması Tarih’in vefa borcudur.
İstanbul’da doğdu Abidin. Çocukluğunda Fransa, İsviçre ve Korfu’da yaşadı. Sanatçı, sevecen, geniş, büyük bir ailenin içinde. Ailenin en küçüğü olarak. Bunun da tadını çıkardı. Hakkıyla. Sonra Türkiye’ye döndü ailesiyle. SSCB’ye gitti. İstanbul’dan Odessa’ya vapurla. Püfür püfür. Daha sonra, önce İngiltere ve yeniden Fransa: Dadacılar. Sürrealistler. İspanya’da Cumhuriyetçiler safında ve Frankistlere karşı mücadeleye katılmak için yola çıkmak istedi. Ama çok geçti maalesef: Çünkü Cumhuriyetçiler yitirmek üzereydiler. Ve uluslararası tugaylar geri dönüyorlardı artık…
Yeniden ülke: Abidin artık kararlı bir anti-faşisttir. Lamı cimi yok. Avant – garde resim uğraşı yeniden. Bir sergiyi icabında balıkçılarda açar. İstanbul’da. Limana karşı. Kedilere inat. Ama sivrisineklere dikkat. “Küllük”te edebiyat. Sürgün başa bela. Mecitözü ama ne hoş. Adana’da Türk Sözü Gazetesi var. Bir de “bir deri bir kemik” bir delikanlı: İsmi bizde saklı. İyi kilim seçer. En iyisini. Ağıt toplar. Öykü yazar. Yazaroğluyazar. Sonra Ankara-Mankara. Ama bilhassa İstanbul. Ve Nâzım Hikmet. Ah! Nâzım. Pas-a-port. Ve uçar bir sanatçı İstanbul’dan. Önce İtalya’ya. Roma nedir ki: Bir baş-kent. Tarihle yoğrulmuş. Ama biraz rahat. Abidin’e zor gerek; zor ve zorlu bir hayat. Ve sanat. Ver elini Paris: Parisli oldu Abidin. Evet Parisli ama dünyalı tarafından.
Abidin Dino’yu işte böyle “dünyalı” olduğu için herkes tanıyor. Herkesin tanıdığı, bildiğini sandığı bir Abidin var. Ama Abidin de “kat”lar var: Gazetecidir Abidin. Karikatüristtir. Ressamdır Abidin. Yazardır. Saati gelince şiir bile yazar. Ama şiir okumaz. Komünist militandır. Güzin’in eşidir. Mehmet Ali Aybar’ın yakın arkadaşıdır. Mina’nın da. Oktay Rıfat’ın, Orhan Veli’nin, Melih Cevdet’in de. İsimleri yazılmayanlar unutulduklarını sanmasınlar lütfen. Herkesin sırası gelecek: Tarih unutmaz asla; sevecen bir ana gibi alır ve saklar herkesi ve her olayı. Abidin, Rasih Nuri İleri’nin dayısıdır. Daha pek çok insanın da akrabasıdır. Türkiye’de, Yunanistan’da, Arnavutluk’ta, İtalya’da…ABD’de… Fransa’yı sakın unutmadan.
Abidin biraz da hepimizin öğretmenidir.
******
Prof. Dr. M Şehmus Güzel

(1 üye SİZİN MANŞETİNİZ için önerdi. Siz de önermek istiyorsanız, kalbe tıklayınız!)
Tweet This
Share on Facebook
Digg This
Save to delicious
Stumble it
RSS Feed
daha bu yazıyı okurken başım döndü. ben abidin dino’yu bir ressam ve (nazım hikmete cevap olsun diye!) şair olarak bilirdim. oysa ne çok şeymiş. ondan ve sizden öğrenecek ne çok şeyimiz var.
Uzun yıllar önce Nazım’ın şiiride “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” diye okuduğumda, kim bu Abidin demiştim. İnternet filan yok ortada daha bugünkü gibi. Google’a yazıp işin içinden çıkamıyorsun. Nedense aklımda, bu okumadan sonra Abidin, Nazım’a karşıt biri olarak kaldı. Çünkü eleştirir gibi konuşuyordu biraz Nazım. Oradaki “üstat” lafını bile bir ironi gibi algılamıştım. Çok sonra öğrenmiştim oradaki Abidin’in Abidin Dino olduğunu. Sonraları internet de geldi, ama Abidin’in adı en çok gavur sitelerinde geçiyordu. Şimdi onunla yarenlik, yoldaşlık, arkadaşlık etmiş birinden bu kitabı duymak ne güzel. Ellerinize sağlık hocam. Teşekkürler…