Arife Kalender’le “şiir ve yaşam” üzerine söyleşi (Süreyya KÖLE)
S. KÖLE: Her ne kadar “Arife Kalender kimdir?” sorusunu kısa özgeçmişinin röportajın içinde vererek yanıtlayamaya çalışsak da bu ölçüde bir bilgilendirmenin çok da yeterli olduğunu düşünmüyorum aslında. Sanatçı bazen yaşam öyküsünden detaylar sunduğunda, uğraştığı sanat dalıyla ilişki biçimini ve o sanat dalı içinde nasıl ve hangi koşullarda yol alarak bugüne geldiğini ifade ettiğinde; inanıyorum ki bu bilgi aktarımı doğru adresi bulacak belki de genç bir şair adayının yoluna ışık tutacaktır. Seni, senden dinleyelim mi şimdi?
A.KALENDER:
“Cadde bostanına Malatyadan geldim
kara trenlerin uzun düdükleri kulağımda
Haydarpaşa kapılarını maviye açmış
rüzgâr martıya yakışmış balıklar suya
kayık kayıyor, çanları tutun delirmesin
hangi renkti sustuğum Göztepenin kıyısında”
“Dil Altı” kitabımdaki “Sen İstanbul’a Aldırma’ adlı bu şiir bir bakıma adresimi gösterir. ‘Göç’ kavramı beni hep ilgilendirmiştir. Hayatın doğumdan ölüme doğru giden göçü, ülkemizin doğudan batıya göçü. 1954 yılında Malatya’nın Arguvan İlçesi’ne bağlı Ermişli köyünde doğdum. İlkokul dörde kadar köyde, lise son sınıfa kadar da Malatya’da okuduktan sonra Istanbul’a geldim. Geliş o geliş. Şiirle çok erken tanıştım. Orta ikinci sınıfta yazdığım “Kış Geldi” başlıklı, kışı ve yoksulluğu anlatan şiirimin kovuşturma geçirmesi üzerine, dünyaya ve kendime sorular sordum. Sanatın da bilimin de sorularla ilerleyebileceğini düşünüyorum. Sorularım hiç bitmedi, aradığım yanıtlar da. Sora sora kendime, topluma ve dünyaya kavuştum.
Senin de bildiğin gibi Arguvan türküleriyle bilinen bir yer. Babaannem köyün masalcısıydı. Her akşam bir masala başlar, tüm mahalle çocukları ağzının içine bakardık. Hz.Ali cenklerini, Battal Gazi’yi, Pir Sultanı çok küçükken tanıdım. Bir hikâye (masal demezdik) başlarken, haa, yine geçen günkü hikâyeyi anlatacak demeye kalmadan, hikâyenin yönü değişir, gece boyunca her akşam başka bir şey anlatılırdı. Çok sonraları, babaannemin her akşam yeni bir şiir yazdığını düşünecektim. İnsan sözün içine doğunca; bir yanda türküler, bir yanda masallar, seçimi de sözden yana oluyor doğal olarak. “Toprak gubarlanır geçtiği yerden” diyen bir türküyü duyunca, türküdeki şiir ipeğini keşfe çıkıyor. (Sevdalı, sevdiğini o kadar güzel görüyor, ki toprak bile onurlanıyormuş, üzerimden geçti diye.) Ya da “İğde çiçeğinden dilek diledim/ ben meylimi bir güzele yöneldim’ diyen dizelerdeki umutsuzlukla umut arasında gidiş gelişler. Dedim ya bunca güzel türkü, deyiş ve söylenceler arasında doğmuş olmak, beni direk şiire taşıdı, onun içinde buldum kendimi. Söz kültürüne, bir de çok küçük yaşlarda başladığım okuma ve araştırma eklenince; hayatımın olmazsa olmazı oldu şiir.
Hep şiir yarışmaları, kitap yarışmaları yapılır biliyorsun. Benim yarışım kendimle oldu. Çok sık hesaplaşmalara girerim kendimle. Yerden yere vururum yazdıklarımı, yaptıklarımı. Dünyadan çektiğim kadar, özeleştirilerimle kendimden de çekmişimdir. Ama bunun çok fazla yararını gördüm. Öğrendiğim hiçbir bilgiyle, yazdığım hiçbir şiirle yetinmedim. Bu arayış şiirlerimde gelişim olarak yansıdı. “Sanat sınırların aşıldığı yerde başlar” demiştim. Bir şairin; cinsiyet, din, dil, ırk hırkalarından soyunarak, salt insan kimliği ile yazabilmesi için, ilkin kendisiyle savaşması gerektiğine inanıyorum. Kendisini aşamayan kişi, ulusala da evrensele de kavuşamaz. Edebiyatımızdaki ‘ego’ yükselişleri, kendi sınırlarını aşamamış insanların boğuluşlarıdır. Bildiğimiz gibi şiir, ne ağlama duvarı, ne şikâyet makamı, ne eğlence mekânıdır. Hayatın öz suyudur. Buna erişmek için, Yunus gibi bilgiyle ve emekle arınmak gerekir…
S. KÖLE: Türkiye’de ve dünyada kadın olmak başlı başına pek çok sorunu beraberinde getiriyorken bir de üstüne şair olmak. Eğer çok özeline girdiğimi düşünmezsen, işin perde arkasındaki zorlukları paylaşır mısın benimle? Şairliğini sürdürebilmek adına, yeri geldiğinde nelerden vazgeçtiğin; belki de ailene, çevrene karşı verdiğin o yorucu mücadeleyi.
A.KALENDER: Evet, doğa ve toplum; kadına öncelikle doğurmasını, evinde oturup yemek pişirmesini öneriyor öncelikle. Tüm tek tanrılı dinlerin buyruğu da bu. ‘Evinde otur, erkeğine itaat et!’. Malatya’da ortaokula başlarken annemin tavrının, uyarıdan çok baskıya yöneldiğini fark etmiştim. ‘Eteğini ört, düzgün otur, öyle konuşma, kızlar öyle olur, böyle dinler”. Aynı uyarılar erkek kardeşime yapılmıyordu. Sonra sonra bunların çok ufak şeyler olduğunu öğrendim. Kadının ikinci sınıf kimlik olduğunu görmem uzun sürmedi. ‘Az kimlik’ durumu, beni başkaldırıya ve kimliğime daha çok sahip çıkmama neden oldu. Doğal olarak da şiirdeki ana temalarımdan birisi her zaman ‘kadın ve çocuk’ oldu. Genel olarak söz hakkı verilmeyen kadın; bir de sanat dünyasında, dişiyle tırnağıyla ‘sözü’ almaya çalışırsa , başına gelecekleri düşün.
Ortaokulda yazdığım şiirin sakıncalı görülmesi üzerine; şiirin tehlikeli bir şey olduğunu anlamıştım. Yazmak, güzel ve saf bir eylemdi ilk zamanlar. Bir kâğıt, bir kalem isteyecek kadar da ucuzdu. Ailem, öğretmenlerim şiir yazmamdan hoşnut, sırtımı sıvazladılar. O dönemler şiir heveslisi olduğum günlerdi. Benim yazmamda, çevremdekilerin onurlanmasında bir çekince yoktu. Ne zaman ki şiir hayatımın orta yerine oturmaya başladı, başta annem olmak üzere, ‘vazgeç bu gereksiz işlerden’ demeye başladılar. Kızım, okuldan eve geldiğinde; sıcak kek kokusu beklerken, eşim evdeki her eksikliğe şiiri gösteriyordu. Çevremdeki herkes ‘şiirden ne kazandığım’ı soruyor, para yoksa niye yorulduğumu merak ediyorlardı. Hatta ‘zamanım olsa neler yazardım’ lara kadar laf uzuyor, bunca kitabı yazdığıma göre, mutlaka kadınlık ve annelik görevimde eksik bıraktığım yerler olduğunu düşünüyorlardı.
Haklıydılar. Çünkü çevrede yazar kadın kimliğinde örnek yoktu. Örnek de bendim aslı da ben. Gösteren de gösterilen de.Toplumun kadından beklediği görevleri bildiğim için; suçu şiire atmasınlar diye en iyi ev kadınından daha dikkatli ve becerikli olma gereğini duydum. Sırf şiiri iftiradan koruyayım diye. Sevgili Süreyya, başkaları bana artık ‘şair’ dedikleri için bu sıfatı kabul ediyorum ve şunu söyleyebilirim ‘şair Arife’ bedelini ödedim.
Şair sözcüğü çok eskiden beri bohemliği, dağınıklığı, berduşluğu çağrıştırdığı için; ‘şair kadın’ denilince; kimliğimizden savrukluk uçarılık beklenmedi değil. Şiirin bir türlü disiplinli çalışma isteyen bir iş olduğu, şairin iç dünyasındaki çalkantıların illa da görünür olması gerekmediğini hâlâ anlatabilmiş değiliz. Biz şairler ‘içi deli’yiz diyemedik. Dıştan delilik yaftası hâlâ boynumuzda. Bu pencereden bakınca; hem kadın hem şair..
Dergi ve tanıtımlarda kadın olmak ayrı bir konu. Şiirin altında kadın adının görülmesi bir çok düşü ve çağrışımı beraberinde getirirken; etkin ve yetkin ağabeyler, amcalar kol kanat germiyor değiller. Bazen bu kollamalar doğal sempatiyi aşıyor.Niteliksiz bir çok yazı, şiir gereksiz aferimler alıyor, ne olduğunu şaşıran genç şair adayı; bir iki şiirden sonra ‘Gülten Akın, Melisa Gürpınar, Sennur Sezer, Arife Kalender, Leyla Şahin, Ayten Mutlu.kim bunlar demeye başlıyor. Kadın; ‘insan kimliği’ ile yaşamda var olmadıkça; cinsel obje konumundan kolay kolay kurtulamayacaktır. ‘İnsan’ kimliğini kazanması ise, ancak kadının kendi mücadelesiyle mümkün olacaktır.
Şair kadın, kendisine karşı mücadeleyle şiire başlarken; daha sonra ailesi, iş çevresi, edebiyat çevresi tarafından, türleri farklı karşı duruşlarla karşılaşır.Dünden bugüne fazla değişmedi bu. Ama önemli olan şiir. Bir kez has şiirin ayak seslerini duyan kişi, kim olursa olsun, her cefaya dayanır.

(9 üye SİZİN MANŞETİNİZ için önerdi. Siz de önermek istiyorsanız, kalbe tıklayınız!)



Tweet This
Share on Facebook
Digg This
Save to delicious
Stumble it
RSS Feed
İlgili Tüm Yazılar İçin Etiketlere Tıklayınız: arife kalender, süreyya köle