Arife Kalender’le “şiir ve yaşam” üzerine söyleşi (Süreyya KÖLE)

(9 üye SİZİN MANŞETİNİZ için önerdi. Siz de önermek istiyorsanız, kalbe tıklayınız!)

süreyya köle ve arife kalender_soldan sağaUsuldendir röportajların giriş kısmı olur; ancak, sevgili Arife Kalender’le öylesine doyurucu bir söyleşi gerçekleştirdik ki “Girişe ne hacet.” durumu kendiliğinden oluştu bu durumda. Yine de şunu söylemeden geçmek istemem; 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü’nün etkisini üzerimden atamamış olmalıyım ki, 21 Mart için bir şairle görüşmem gerektiğinde tercihimi bir hemcinsimden yana kullanmayı daha uygun gördüm. Bu tercihin içi boş bir cinsiyet dayanışması olarak görülmesini asla istemem. Bilmelisiniz ki biz kadınlar çoğu zaman en kritik dönemlerde bile en cesur söylemlerin sahibi olmuşuzdur. Şimdi tam da bu sözlerimi teyit eder nitelikte bir söyleşi ile sizi baş başa bırakıyorum.

S. KÖLE: Aziz Nesin’in ironi dozu yüksek, ünlü yakıştırması ile başlayalım istersen; “Türkiye’de her üç kişiden beşi şairdir” tespiti ile. Gerçekten de dikkat çekecek sayıda fazla kişinin, kendisini bu kadar kolaylıkla şair olarak tanımlayabilmesinin nedeni nedir sana göre? Türk insanın şiirle olan ilişkisini bizim için değerlendirir misin?

A.KALENDER: Sevgili Süreyya, bu yakıştırmada konuşulacak çok şey var. Öncelikle toplumda şiir denilince hâlâ biçimsel olarak; ölçülü uyaklı söylenmiş, öğüt veren veya bir durumu anlatan, alt alta dizeler halinde yazılmış manzumeler akla geliyor. Bir de bu manzumeler en acıklı durumları, dramları dile getiriyorsa; yani sokak diliyle söylersek ‘damardan’, insanların acısına dokunuyorsa şiir oluyor. Bir ölümde, afette, savaşlar sırasında bana: “Eh artık buna da bir şiir yazarsın herhalde” dedikleri çok olmuştur. Şiir denilince akla önce duygu ve acılar, ardından da uyaklı söz söyleme geliyor. Şair ise dışarıdan bakanlara göre hassas, yelden nem kapacak kadar kırılgan, ‘hissiyat’ı aşırı gelişmiş, biraz da marazi bir tip olarak düşünülüyor. Bu tipler her türlü acıklı olaylarda eline kâğıdı kalemi alıp hemen şiir yazabilirler, kolay yazarlar, çabuk yazarlar, yazılanlar da şiir olur!!!…sanılıyor.

Önceleri ‘yazmak’ yerine ‘şiir söylemek’ deniliyordu. Bu gelenek ise halk kültüründen gelmektedir. Ağıtlar, maniler anında doğaçlama söylenir, ozan atışmalarında karşılıklı şiirler yarışır. Bir dönem ‘şair’ yerine ‘ozan’ denmesi (hâlâ bunu deneyenler var!) de halk şiiriyle, çağdaş şiir yazımının; yazılı kültürle-sözlü kültürün birbirine karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Günümüzde hem halk şiiri; araştırılmadan, aslına sadık kalınmadan, şairi anılmadan; hızla tüketim aracı olarak kullanılırken; çağdaş şiir yazımı da kültürel alt yapısını oluşturmayan şair heveslilerinin elinde, popüler kültürün emrinde yozlaşmaya başlamıştır. Kültürün her noktasındaki naylonlaşma ve sığlık; ilk önce en etkili sanat dalı olan şiirde görünür olmuş, gerçek şiir; yayın ve dağıtım koşulları nedeniyle yaşamın uzağına itilmiştir.

Şiir, sanatların en zoru, en güç yazılanıdır. Bunu bir anımla açmak istiyorum. İlk iki kitabım çıkmıştı sanıyorum. Kadıköy Anadolu Lisesi’nde yöneticilik ve almanca öğretmenliği yaptığım için, daha çok geceleri çalışıyordum. Kızım Burcu küçüktü ve babamlarla oturuyordum. Bir gece yarısı bir şiir taslağı yazdım. Taslak diyorum, çünkü yazılan her şey hemen şiir olmaz. Tam kalkmak üzereyken babam geldi ve ona yazdığım taslağı okudum. Babam ilkokul mezunu, edebiyatla ilgisi olmayan bir insan. Şiir bittikten sonra: “Kızım ben bu işlerden anlamam, ama sanki biraz uzun olmuş. Şiir denilince benim aklıma bir su damlası geliyor. Yani onun kadar küçük, onun kadar şeffaf olacak. Şiir dediğin; hem kısa olacak, hem de etrafındaki her rengi, görüntüyü yansıtacak. Sen lafı biraz uzatmışsın galiba.” dedi. Bence şiirin en güzel ve özel tanımıydı bunlar. Sözün ve düşüncenin süzülerek, tek su damlasına benzeyecek şekilde emek çekilerek yazılabilmesi.

Soruna dönecek olursam; ‘herkesin kendisini şair sanması’nın altında, yalnızca bilisizlik yatmaktadır. Şiirin ne olduğunu, nasıl yazıldığını bilen biri; ‘şair’ ve ‘şiir’ sözcüğünü herkes ve her yazılan için kullanamaz. Bunun tehlikeli bir cehalet olduğunu bilir. Dediğim gibi şiiri yalnızca duygu ve acıklı durumların söz sanatı sayanlar, basında-medyada ‘şair payesi’ umanlar, bu ucuzluktan yararlanıyorlar. ‘Şiir için emek’ten çok, ‘ünlenmek için emek’ gelişmemiş kişiliklerin ‘yoz ego’sunu daha çok okşuyor. Tüketim ekonomisi olan kapitalist üretim biçiminin de işine geliyor bu durum. Beş dakika içinde şiir diye bir şey yaz, arabesk programlarda ağlayarak oku, sonra unut gitsin. Yüzyıllar boyunca kitlelerin gelişiminde önemli bir sanat dalı olan ‘şiir’in tehlikesini bilen sistem, önce onu yaşamdan silme, etkisini yok etme eğilimine girdi. ‘kullan-at!’ politikaları gereği niteliksizi nitelikli olana yeğ tutarak, kitleleri yoz, sığ ve etkisiz üretimlerle tanıştırmayı seçti. Söz ile tin arasındaki düşünsel, duygusal bağı gevşetti. Ünlenmek adına, köşe dönmek adına, şiir heveslileri de buna çanak tuttular, tutuyorlar.

Sevgili Süreyya, sen de ben de biliyoruz ki,asıl olan hayattır, hayatın emekle yazılmış şiiridir. Emeğin ve şiirin; hiçbir koşulda ve hiçbir zaman yitmeyeceğini biliyorum. Kendini şair sanmak başka, şair olmak başka bir şey. “Bal bal demek ile ağız bal olmaz” diye bir halk deyişi vardır. Onun gibi, şairim demekle şair olunmuyor.

S. KÖLE: Her şiir yazan, şair; alt alta sıralanan her dize dizisi, şiir midir? Şiiri şiir, şairi şair yapan nedir sana göre?

A.KALENDER: Bildiğin gibi, ne kadar şair varsa o kadar da şiirin tanımı var. Bana göre şiir: Herkesin kullandığı dili kullanarak; bir olayı, bir durumu, bir duyguyu kimsenin anlatamayacağı biçimde vermektir.

Buna bir örnek vermek istiyorum. Depremden sonra bir şiir etkinliğinde, birçok şairin benzer şiirler okuyup, yerlerine oturması üzerine sıkılmış ve elimdeki peçetenin bir kenarına: “Bugün çok fazlayım kendime / Birazımı al” diye yazmıştım. Gerçekten de, hem depremi yaşamış biri olarak, yazılanlar sinek vızıltısı gibi geliyordu o dramın yanında, hem de şiirden çok mırıltılar vardı sanki!… Sözün sesi, bazı durumlarda acının da sesi olmalı diye düşünenlerdenim. Sıcak savaşı anlatan bir şiirde; çığlık da vardır, bomba sesi de. Peçeteye yazdığım şey şiirdi. Ben onu ‘bugün çok bunaldım, öfkeliyim, içim içime sığmıyor, gel biraz dertleşelim, içim hafiflesin’ gibi yazsaydım; bu çok sıradan, herkesin söylediği bir şey olurdu. Oysa, “bugün çok fazlayım kendime/ birazımı al’ söyleyişi şiirdir, şairden başkası, bu durumu, böyle söylememiştir. Ayrıca söylenilen şeyin daha önce başka bir şair tarafından da söylenmemiş olması gerekir.

Şiiri şiir yapan şey; daha önce hiç kimsenin aynı dili kullanarak söylemediğini, daha sonra da hiç kimsenin söyleyemeyeceği biçimde söylenmesidir. Şair ise bunu başarabilendir. Şairin yalnızca şiir yazması yetmez. Şiir yazabilmesi için; içinde bulunduğu yaşamı özümsemesi, toplum bilinci, ülkesinin tarihsel-coğrafi bilgileri, ulusal ve evrensel şiiri tanıması, dil bilinci v.b.genel kültür birikimi gerekmektedir. Çukurova’nın özelliklerini ve yerini bilmeyen bir yazar-şair yazdıklarını nereye oturtabilir?… Her ne kadar şiir ve öteki sanatlar yaşamın soyutlanmış biçimi olsalar da; bir ucu gerçeğe bağlıdır.

ilgili son 5 yazı:

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6

İlgili Tüm Yazılar İçin Etiketlere Tıklayınız: ,